2 Mayıs 2010 Pazar

Kars Platosu, Sarıkamış'tan Berlin'e Nüfus hareketleri, bir aile ve üç kuşak ve Soyaile’ Onur Büyüğü Sayın Kemalettin Şenocak ile söyleşi

Yerel tarih de farklı ayrıntılarda yaşayan bir aile tarihidir çoğu kez. Anılar, günceler, mektuplar hem aile tarihidir hem de yerel tarih belgeleri verirler.

Ayrıntılarla dolu aile tarihi ise sonunda bu toprakların tarihidir.

Kimileyin kişiler değişir aynı ayrıntı farklı bir doku ile ötekinde de ortaya çıkar. Kimileyin aynı kişide farklı bir ayrıntı bir arkaplan ögesiyle yerel tarih dokusu oluşturur.

Doğa, çevre, insan; yerine göre toplumsal ve yerel yazılı anı dökümanları, sözle gelip kağıda dökülenler, sesli kayıtlar, fotoğraflar tek tek bir çekirdek merkeze yakın bireylerin geride bıraktıkları ile oluşur.

http://sarikamistekinsonmez.blogspot.com/ ile bir belge, mektup verisi ile sunuldu. Söyleşi ve anılar da bir aradadır; http://karstekinsonmez.blogspot.com/. Bunları özenle izleyenler bir yelkovanın dönüşü gibi her saat başı bir kez aynı sesi işitirler. Sarıkamış'tan Batı'ya nüfus hareketleri...

Değerli İzleyici,

Evet nüfus hareketleri çekirdek bir aile çevresindedir. İlk çekirdek ailenin bir oğlu ikinci kuşak olmakla birlikte, aynı aileden üçüncü kuşak oğlu ile Berlin'dedir.

Bir turist değildir o ve nüfus hareketleri demek biraz da bu demektir. Çekirdek aileden ikinci kuşak Sarıkamış'tan yola çıkmış, Berlin'de sonsuza dek kalacağı yeri saptamış.

Bakın topu topu üç kuşak ile gelişen sosyal bir olgudur bu.

Çekirdek ailede ikinci kuşak nüfus hareketleri sonucu Berlin'de mezar yeri alıyor. ‘Soyaile’ Onur Büyüğü Sayın Kemalettin Şenocak ile olan söyleşiyi birlikte izliyoruz.

Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez, Mayıs 2010Kemal Ağbi, kaç yıl Siirt’te bizimle kaldınız? Bana o günleri, annemi biraz anlatır mısınız? Hangi yıl gittiniz? Trenle mi?
Tekinciğim! O yıl mektep erken mi tatil oldu ne oldu, şimdi hatılayamayacağım. Dönüşte.. tabii trenle.. ama ne kadar sıkıntı çektim biliyor musunuz? Eziyet çektim. Siirt’ten, Kurtalan’da aktarma yaptım.

Kemal Ağbi sizin kurşun kalemleriniz vardı! Ortaokula gidiyordunuz o yıl. Kalemleri elime almışım, vermek istemiyorum. Sen de; ‘bak hala kalemlerimi vermiyor, dersime çalışamayacağım,’ diyorsun. Üçümüz de birer iskemleye oturmuşuz. Babam yok. Işıklı bir oda. Sanırım 3,5 - 4 yaşındaydım. Annem dedi ki; ‘Oğlum o kalem senin değil, vereceksin. Kalemi getirip sana verdim. Çok üzüldüm. Kaç doğumlusunuz Kemal Ağbi?
Tekinciğim, ben 1926 doğumluyum.

Kemal Ağbi, Siirt merkez, 1940 başları. On dört olmalısınız!
Ben... 12 yaşında.. bir dakika.. siz söyleyin.. bir yerde, geride kalmadım, sınıfta kalmadım, yani.. kaç yaşındayım?.. Ha 14 yaşında.. anne çocuğuydum diyorum ama. En iyisi hatıratımı göstereyim. Var mı bildiğiniz kimse var mı, bassınlar, bana 99 kitap versinler. Bir kopyasını vereyim, bassınlar, doksan dokuz kitap.. ama çok para kazanırlar. Siirt’te galiba o zaman mektep erken tatil oldu. Ben hatıratımı açar size o Siirt bölümünü okurum.

Ağbi, ben annemi merak ediyorum, anılarınız yok mu?
Tekinciğim hatıratımdan göstereyim, bastırsak var işte.. hatıratın orta bölümünü yayınladım, ilk bölümünü yayınlamalıydım halbuki, aile bölümü Siirt.. şu, bu tabii, aile bölümü işte. Duruyor var.. Size o Siirt bölümünü okurum yukardan. Tekinciğim, bak, oteli hemen bırakın burada gördünüz eviniz, pırıl pırıl.. gelin burada kalın, otele para vermeyin. Sizi gördüğüme çok sevindim doğrusu..

Zafer ne zaman gitti? Kaç hafta oldu? Gelecek mi?
Zafer.. epey oldu. Berlin’de. Konuştuk hatta yine, dedim ki gelsen iyi edersin beni almaya.. ‘gelemem işlerim çok,’ dedi. ‘Seni’ dedi ‘o alır’ arkadaşı var da bir hanım.. ‘o seni alır dedi getirir,’ falan. Zafer.. dünya çapında olduğu için.. Amerika’dan Japonya’ya Mısır’a, gitmediği yer kalmadı. Öyle beş lisan konuşuyor ana dili gibi. hepsini ezdi geçti...

Kemal Ağbi annemi merak ettim de.. O nasıl bir insandı?
Nazmiye halam! İyiydi! Ben Nazmiye halamı çok severdim. O beni daha çok seviyordu. İlle beni Siirt’e alıp götürmek istedi. Babam demiyor ki ‘Nazmiye bu anne çocuğu, bunu nasıl veririm sana da götürürsün?’

Kemal Ağbi o zaman anne çocuğu değilsiniz, 14 yaşındasınız, zaten çok geçmeden evleneceksiniz değil mi?

Tekinciğim babam böyle insandı! 'Efendim bir de kendine göre evlen, dört tane alabilirsin,'diyordu. Hanımımın adı Emine ve inanın bana Emine adında bir melek.. annemin de adı Emine.. Emine hanım şimdi Osmanlı mezarlığında yatıyor, Berlin’de. Öyle pahalı ki! Dedim;‘Oğlum, benimki! İkinci mezar da bana!’, ‘Olur babacığım,’ dedi. İki mezar yeri şimdi birisi.. yattı orda duruyor ve o hanım, mübarek cuma günü sizlere ömür oldu. İki minareli Osmanlı camiinden çıktılar geldiler...

Kemal Ağbi, Siirt’te bir yıl ortaokulda okudunuz! Nazmiye halanız! Ben nasıl bir çocuktum? Kalemleri verdim size İşte odada sizin kalemleri almışım, kurşun kalemleriniz, siz de istiyorsunuz, ben vermiyorum. Kalem elimde duruyor, demek üç, dört yaşında benim de yazacağım tutmuş, bakın bizim ailede bir yazma tutkusu var değil mi?

Var değil mi Tekinciğim? Zafer de dünya çapında oldu.. dört beş lisanı ana dili gibi konuşuyor.

Ağlamadım o kalemi size verdim. Annem erkek ağlamaz derdi. Yumuşak sesle;‘Kalem senin değil, Ağbin vermek istemiyor. Senin olmayan şeyi alma.' Kemal Ağbi;‘Tekin, bir tanesi sende kalsın, sonra verirsin,’ demediniz siz de.

Tekinciğim şimdi şuraya bak.. gördünüz evi, bedava ev, eviniz.. gelin kalın burada. Ben daha burdayım.

Maksut dayım, amcanız vardı. Cemal Ağbi, nasıldı ağbiniz?

Amcam iyi insandı. Cemal Ağbiyle hep kavga ederdik. İki yaş büyüğüm, hep kavgalaşırdık, beni sevmezdi pek. Çapkın olduğu için.. gidip haber veriyordum sinirleniyordu tabii, babasının sevgili oğlu Cemalettin idi.. Hatıratımda herşey olduğu gibi. Hiç, ne ileri ne geri biraz okurum size.

Kemal Ağbi dayımın sevgili oğlu, sizi tahmin ediyordum.

Sevgili oğlu Cemalettindi, çünkü o da aynı babası gibiydi.

Keramettin Ağbi'nin çocukluğu, gençliği nasıldı?
O da makbuldu babasının sevgili oğluydu.. Keramettin bana karşı da çok saygılı neme lazım, Bünyan’dan..geldiler, bize geldiler, arabalarıyla. Aman efendim neler getirdiler, ballar getirdiler, buraya geldiler öyle yaa. Misafir oldular bize, sonra gittiler. Burayı gördünüz çocuklar ev sizin, siz bu gece burada kalabilirsiniz..

Bağdagül Abla sizden büyük müydü küçük müydü?
Amma da yaptın Tekinciğim, Bağdagül abla tabii en büyüğümüz. Oğlu var yeğenim Raci, iyi çocuktur.

Burda yalnız mısınız? Hiç kimse yok mu bu çevrede?
Şu anda yalnızım. Ben istemiyorum, kadın madın sokmuyorum eve. Bir kadın çalıştırıyoruz burda. Buraları ekti biçti, çok şey yaptı, ooh, ne patlıcanlar yetiştirdik neler neler, şunlar bunlar.. Şu üzüm var ya şu üzüm.. hasta etmişler, görüyorsunuz hastadır o. Minik minik küçük yuvarlak, avuç avuç yiyorsunuz ve doyamıyorsunuz. Çekirdeksiz, hiç çekirdek yok içinde. Bak şu üzüm taaa ordan dal yapıyor, bakmamış ki kadın.. komşu kadın bakıyordu, ilaçlanması lazım bunların. Bak bütün.. nasıl böyle biliyor musunuz, çekirdek mekirdek yok. Çekirdek yok hiçbir şeysi yok öyle üzüm görmedim hiç dünyada.

Biz artık gidelim Kemal Ağbi. Yarın tekrar geleceğiz.
Evet canım.. evet evet çok sevindim sizi gördüğüme vallahi.. söz verdiniz yarın gece buradasınız.. Gelirken bugünkü gibi yemek getirmeyin, evde hepsi var.

Kasım, 2009, Muğla, Köyceğiz

26 Ocak 2010 Salı

Sarıkamış'tan Batı'ya Kırklareli'ne göç, bir aile üç kuşak ve nüfus hareketlerine bağlı bir evlilik töreni ile üç mektup; Yirmi beşinci yazı

Bir ailenin birinci, ikinci, üçüncü kuşak bireyleriyle yaşadıkları törensel, özgün bir buluşmadan kır düğünü fotoğraflarıyla birlikte olacağız bugün.

Belge olan söz de burada.

Sözün büyüsü de burada işte. Söz yaşlanmaz! Zaman değişir, insanlar, duygular, aşklar değişir, fakat yazılan sözler değişmez ve hep yaşar, tıpkı fotoğraflar gibi.

Tören görsellikleriyle üç kuşak... 60'lı yıllarda Selviye Hanım'ın babası Niyazi Ağbinin yaşadığı öyküler ve Sarıkamış ile başlayan ve Kırklareli'ne varan üçüncü kuşak Damat Bey, Selviye Hanım ile Erdal Bey'in oğlu var ilk başta.

Yaklaşık yüz yıl süren üç kuşak öyküsü; 1920'lerde doğan Niyazi Ağbi ile Suna Abla'nın torunu ve Kars Platosu'ndan Trakya'ya ince/uzun yol.

Evlilikler, meslek/iş alanları nüfus hareketleri dinamiklerinin doğal motorlarıdır. Savaşlar dışında bu tür doğal olgular insan/toplum evrilmelerine giden yolu açar. Her toplumda doğal olanı da budur.

Değerli İzleyici,

Nedense sizlere yazmak için ayırdığım süre işte apansızın doldu. Ne oldu bakın bilmiyorum aslında. Zil çaldı! İçimde tiz bir tren sesi duyar gibiyim. Nerede olduğumu bilmeden kalkmakta olan bir trene doğru, bir peronda koşuyorum. Köklerinden uzak bir ülkede yaşamak gibi insan bazen kendisinden uzaklaşır. Mektup yazmak da biraz böyledir.

Tek birisi değil iç içe işlenen metinlerle ve mektup türünün kıyılarında dolaşarak bu blog bir yılı doldurdu. Bir trene koşar gibi belki de ayrılık vaktidir. Nerede olursanız olun, bana yazın diyen iletimi anımsıyorum.

Yazmak ayrılıktır! Yazıyorsanız hem de yaşıyorsunuz demektir. Kendi içinde farklı yolları olan anlatıların tümü de köken açısından insanın yazması ile başlar. Aynı aileden gelen ve bir düğünü de odak noktası yapan tümceleri, bir an kendimizden uzaklaşır gibi birlikte izleyelim."19.08.2009
"Sevgili Tekin abi,

“Önce size cevap yazmada geciktiğim için üzüldüğümü belitmek isterim. Ailece Karadeniz gezisindeydik. Batum'a kadar gittik. Güzeldi, keyifliydi. Hopa'da yeğenim Candaş'a misafir olduk. Dönüş yolunda Tokat'a Nermine uğradık. Hepimiz iyiyiz. Annem, ablam Erzurum'dalar iyiler. Fikret Kocaelinde sıtaja başladı. bir ay sürecek.
Selam, sevgi, sağlıklı uzun yıllar...
"Selviye - Erdal"
Mektuba ne denli açılırsanız mektup da öyle açılır size. Gittiği insanı da taşıdıklarıyla açar ve o an, o mektup kendisini de işlevselliği ile aşar.

Burada Batum’a dek süren bir gezinin izlenimleri olarak keyifliydi sözcüğü var. Bu tek sözcük, gezide her şeyin yolunda gitiğini söylüyor.

Bir şey daha öğreniyoruz; ‘Hopa'da yeğenim Candaş’a misafir olduk,’ tümcesiyle orada bir otelde kalmadıklarını anlıyoruz.

“Dönüş yolunda Tokat'a Nermin'e uğradık. Hepimiz iyiyiz. Annem, ablam Erzurum'dalar iyiler.”

Her mektup kısa özü ile bir ileti işlevini görür ve kısa özlü haberler verir. Kişisel bağlantılı bir ileti ile konuyu sürdürüyorum.

"13 Ocak 2010
"Sevgili Tekin Abi,

"Tokat'ta kış görmedik. Kar yağmadı. Yağmur yağıyor.

Selviye ablamla İstanbul'da görüştüm. Çapa'da diş yaptırdığı için sık sık İstanbul'a gidiyor.

Ben de kısa bir süre için İstanbul'a gittim. Berna Vakıflar Bankasında çalışmaya başladı. Banka ile anlaşamadı. Yüksek lisansını etkiledi. Sanırım bankayı bırakacak. Yurtdışında burslar aramanın derdinde. Amacı akademisyenlik. Bu da zor ve uzun süreç.
"Sonsuz sevgi ve selamlar...
"Nermin"İlk mektupta; ‘Dönüş yolunda Tokat'a Nermin'e uğradık,’ tümcesini anımsayalım. İkinci mektup, Selviye Hanım’ın Tokat’a ailesiye uğradığını yazmıyor. Böylece iki mektup arasında zamandaşlık olmadığı ve İki kardeşin ayrı yerlerde yaşadıkları ortaya çıktı.

“Selviye ablamla İstanbul'da görüştüm,’ sözü ile iki kardeşin başka bir zaman kesitinde bir araya geldiklerini öğreniyoruz.
Üçüncü mektup da şöyle;

“Mayıs, 2009
"Sevgili Tekin Abi,

“Yakınlarımız olan bir düğüne konuk edildik. Oraya gitmemiz biraz zaman aldı. Az kalsın yoldan geriye bile dönecektik. Düğünün açık havada yapıldığını gördük. Düğün sona ermiş gibiydi ki oraya vardık.

Çam ağaçlarının gölgesinde gelin ve damat yorgun görünüyorlardı. Çok geçmeden topluluk da dağıldı.

"Öğretmen anne Selviye Hanım ve bankacı baba Erdal Bey'in oğlu idi evlenen genç. Birkaç anı oradan iletiyorum. Fotoğrafta görülenlerin bazılarını belki tanıyacaksınız.

"Zaman insanı değiştiriyor! Mektuplar ise o anlık taşıdığı duygularla hiç değişmeden hep öyle oldukları gibi kalacaklar. Bu durum sizi de şaşırtmıyor mu?
"İçten selamlar, saygılar...
"Can"

Bu üç mektupta da herhangi bir yazınsal metin kaygısı yok. Bilgi ileten konumdalar. İşlerini de bu anlamda yerindelikle yapıyorlar.

Mektup, bu algı ile doğru ve yalın bir algıdır. Duygularla konuyu karıştırmadan, ilk elden iletme/ileti görevi verilmiş her üç mektuba.

Üçüncü mektubun son tümcesinde ise bir açılma var! Bir aşma da diyebiliriz buna. Yazan kişi kendisine açılarak bana da açılmış.

Diyor ki; "..o anlık taşıdığı duygularla hiç değişmeden hep öyle oldukları gibi kalacaklar." Ben de bu görüşe katılırım.

Zaman değişir, insanlar ve duygular, aşklar değişir, fakat onlar; o yazılan sözler değişmez ve hep yaşar, tıpkı fotoğraflar gibi...
Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez
Stockholm, 26 Ocak 2010

Kurt öyküsü için tıklayın!
http://animalfriendtekinsonmez.blogspot.com/

25 Aralık 2009 Cuma

God Jul, Mutlu Noeller... Yirmi dördüncü yazı

Değerli İzleyici,

Bu blog mektup, anı, günce türü yazınsal metin sunuyor başından bu yana. Teke tek birisi değil iç içe işlenen metinler demek daha doğru olacak bunlara. Posta kutularının yeni yıl kartlarıyla dolduğu günler ve Noel simgelerinin ışıklı ortamı içindeyiz.

Bu kez Feryal Hanım’ın içten sesini işitiyoruz. Bu seste bir edebiyat metninde olması gereken öykü tadı, hem de günce ve anı tadı da var.

‘Mutlu Noeller’ dileği de Batı toplumlarında yaşayan insanlar için doğal bir sesleniştir. Hemen her gün birkaç kez komşulara ya da sokakta karşılaştığımız İsveçlilere ‘God Jul och Gott Nytt År' diyoruz. Türkçedeki 'İyi Noeller ve İyi Yıllar' sizlere de bu dileklerle...
Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez
Stockholm, 24 Aralık 2009
Mutlu Noeller...
Artık asla kendine ait evinde yaşayamayacak olan yaşlı insanların, son zamanlarını geçirmekte oldukları yaşlılar evinin penceresinden dışarıya bakar. Bahçeye getirilip kırmızı ve sarı parlak toplarla süslenmiş noel ağacını seyrederken, bir zamanlar yuvasında eşi ve çocuklarıyla noel ağacının altındaki paketlerin açılması gözlerinde canlanır. Geçmiş noellerde çok sayıda 'God Jul och Gott Nytt År' yazılı noel kartı aldığını anımsar. Onları biriktirdiği kutuyu evinden ayrılırken ne yaptığını anımsamaya çalışır. Melankolik duygular içindedir. Küçük damlalar karşı konulmaz bir hızla gözlerinden süzülür.

Her yer bembeyaz, sessiz, sanki kar taneleri nazlı nazlı dans ediyor yere düşerken. Noel sabahı bir yakını gelip de kendisini dışarı çıkaracak diye yüreği hızla çarpan yaşlı insan, o gün, yaşlılar evine taşınmadan önce en son satın aldığı ve sadece özel günlerde giydiği döpiyesini ve kravat yakalı ipek bluzunu giyinir, ona yandan güzel bir fiyonk yapıp üzerine zafir taşlı broşunu takar. Saçlarına güzel bir tuvalet yapar, hatta biraz kırmızı ruj ile beyaz saçları ve mavi gözleri güzel uyum sağlar... eski günlerdeki gibi... torunları için görevliye aldırdığı hediye çekleri tekrar tekrar düzeltir ve onları güzel parlak bir çantanın içine özenle yerleştirir.


Oğluna ve gelinine ise daha büyük çekler almıştır, onları da düzeltir, kontrol eder.. ev için aldırdığı büyük yılbaşı çiçeğine bakar, solmuş yaprak varsa temizlemek için tek tek yapraklarına dokunur, jelatinini düzeltir. Sonra ayakkabılarına, çorabına elbisesine tekrar göz atarak tekerlekli sandalyesine dikkatlice oturup yılbaşı çiçeğini kucağına yerleştirir, ağır ağır ana kapıya doğru ilerler. Daha gelmelerine çok zaman vardır ama o kapıda öylece bekler, zaman onun için hem çok ağır geçer hem de çok hızlı. Bahçedeki kırmızı lame toplar, kar tanecikleri, cam objelerle süslü noel ağacına öyle bakar durur. Yorgun gözleri içeriden tazyik eden damlaları tutamaz artık... cebinden mendilini çıkarıp gözleri kızarmadan bu fırtınayı atlatmak için hafifçe bastırır göz kapaklarına. Güzel şeyler düşünmeye çalışır.

Bir uzun kuyruklu, siyah beyaz, sırtı mavi kuş iner karşı binanın bahçesindeki tüm yapraklarını dökmüş ama dalları bütünüyle salkım salkım kırmızı meyvelerle dolu ağacın dallarından... karlar aşağı düşer ağacın dallarından öbek öbek.

Kuş yaşlılar evinin bahçesine girer, küçük zıplayışlarla gezinir gezinir, karda sıra sıra küçük küçük izler bırakır, sonra pırr havalanır ve gözden kaybolur.

Yaşlı kadın karşıdan mavi arabanın görünmesiyle irkilir. Tam da binanın kapısına park eden arabadan oğlu, gelini ve iki torunu inerler el sallayarak... çocuklar koşarak merdivenleri çıkarlar, binanın kapısı açılır ve babaannelerinin kollarına sarılırlar özlemle, sevgiyle, biraz da babaannelerinin onlara vereceği parlak torbaların merakıyla. Sonra oğul ve gelin anneyi sevgiyle öperler, özenle tekerlekli sandalyesi yaşlılar evinin geniş ana kapısından indirilir, arabaya yanaştırılır ve arka koltuklara oturmasına yardım edilir. Kapıları kapanır, araba hafif bir patenaj ile hareket eder ve yaşlılar evinin önü yine boş kalır.

Uzun kuyruklu, siyah beyaz, sırtı mavi kuş bahçeye doğru ağır ağır alçalarak iner, noel ağacının en tepesine konar, bu bir hareket verir noel ağacına, yaprakları sallanır, üzerinde biriken karlar toz gibi dağılarak aşağıdaki dalların üzerine düşer. Bir sonraki noeli göremeyecek olan ağaç, misafiri uzun kuyruklu siyah beyaz, sırtı mavi kuşun söylediği şarkıyla adeta dans eder... bu noel gününde yaşlı insanlarla dolu bu huzurlu ve dingin evin bahçesinde bulunmaktan, onların yakınlarıyla, dostlarıyla uzun zaman sonra bir araya gelmelerine tanık olmaktan duyduğu mutlulukla bütün dallarını hafifçe sallar, yemyeşil yapraklarla dolu dallarına tüy gibi hafifçe konan kar tanelerine merhaba der sevinçle...

Mutlu noeller size...

Feryal Özkale Sönmez
Stockholm 24 Aralık 2009

26 Eylül 2009 Cumartesi

Almanya'dan bir mektup var; Yirmi üçüncü yazı

Değerli İzleyici,

Açmakta geç kaldığım e-posta kutusundan elime sevecenlikle tutunan, biri yakında diğeri geçen yıl aynı kişinin yazdığı iki mektup var. İşte ilki; ‘Yaklaşık 40 yıl gurbet ve başarılı bir çocuğun öyküsü,’ diye başlıyor. Oberhausen’de konuk edilmiş mektubu yazan kişi. Metin Bey’i ve aile bireylerini tanımış.

İkinci mektuptaki konu da şu; sel felaketiyle zor durumda kalan Aziz Nesin Vakfı’nın koruyucu kanatları altında yaşayan öksüz çocuklarla Metin Bey’in de ilgilendiğini ve bir ileti yazdığını ve bunu yüzlerce adrese postaladığını söylüyor ve diyor ki; ‘Sayın Tekin Sonmez, siz de Aziz Nesin ile TYS yönetiminde çalışmışsınız, unuttunuz mu o günleri ve Aziz Nesin’i yoksa? Geçen yıl size Metin Bey’in öyküsünü de yazmıştım, yayınlamadınız!’

Bana tuhaf duygular ve hüzün veren bu mektup belki de Oberhausen istasyonunda yazılmış. Şundan, yol duygusu ve sıcaklığı var mektupta! Olur mu demeyin, yazdığınız çevre mektuba yansır Değerli İzleyici!

Bakın ilk mektupta diyor ki;‘Benzer günleri o tarifsiz heyecanla hepimiz yaşadık. Ucunda biraz macera ve hayal gibi bir Almanya hevesi, anne baba ayrı ve biraz acılı bir dönem yaşıyorlar anneleriyle, sonra... Almanya.’

Aynı tümce kuruluşuyla ikinci mektupta diyor ki; Benzer acılı günleri o tarifsiz hüzün ve yalnızlıkla hepimiz yaşadık ve şimdi Aziz Nesin’in vakfındaki öksüz çocuklar için çırpınan Metin Bey evet babasız; öksüzlük ise siz Tekin Bey annesiz , hatta altı yaşında annenizin ölümüyle iki yıl Soğanlı Dağları’nda amca yanında hodaklık yapmış, sonra babanız tarafından; ‘eti senin kemiği benim’ sözleriyle çırak verildiğiniz için çıkıp gurbete gitmişsiniz ve çocuk yaştaki o gezginlikle bir anlamda babasız da büyümüşsünüz, unuttunuz mu,’ diye sürdürüyor; ‘şimdi Oberhausen Türk Birliği Başkanı Metin Bey, topluma gönül borcunu ödemek ister. ‘Bireylerin dayanışma içinde olması, sevinçleri de acıları da paylaşma gerektiğini’ ortaya koyuyor.

'Yaşam da böyle anlamlı oluyor değil mi Sayın Yönetmen? Yalnız olmadığımızı derinlikli olarak hissettiğimizde.. sevdiğiniz insanlarla güzellikleri paylaşmanız dileğiyle ve Saygılarımla.'

Doğrusu benim de çok ilgimi çekti, Mannheim ve Berlin’de iki roman yazan, sergiler açan birisi olarak beni çocukluğa çeken, neredeyse sarsıcı bir mektupla yüz yüze geldim Değerli Okur!

Şimdi anıların getirdiği hüzünle, sözü ilk mektuba bırakıyorum. T.S.

‘Blog Yönetmeni, Sayın Tekin SonMez,
'Frankfurt Kitap Fuarı nedeniyle Almanya’da idik. Metin bey ile orada tanıştık. Bizi Oberhausen’e davet etti. Tren istasyonunda biraz köşe kapmaca gibi arayıştan sonra Metin Bey ile buluştuk ve evlerine gittik.

'Sevgili eşi Bedriye hanım bizi güler yüzle karşıladı (oysa babasını yeni kaybetmiş) çok güzel yemeklerle donanmıştı sofra. Almanya’da dört kişilik örnek gösterilen bir Türk ailesi; Bedriye Hanım, öğretmen, Almanya’da çocuklarımızın Türk dilini öğrenmeyi sürdürmeleri için uğraşı veriyor.

'Metin Bey, bir toplum önderi. İki çocukları; Tuba, gepegenç başarılı bir doktor, sempatik, son derece iyi niyetli ve Burak, evde değildi o da mimar olacak.

‘İşte bu ailenin sağlam bir arkaplanı var,’ diye söze girdi eşim. Ben de dedim ki;‘Metin Bey, ana ocağından gurbete gidiyor, çalışacak ve okuyacak, mühendis çıkacak, macera dolu bir Türk filmi gibi.

Anne tıpkı filmlerdeki ana karakteri, çok zor şartlarda yetiştirmek durumunda kaldığı çocuklarına öyle bir dürüstlük aşılıyor ki.

'Geçilen yollara dönüp bakarken insan şaşıyor, ne zaman yaşadık bunları, nasıl yaşadık ve sanki kara bir tren yine çuf çuf diye homurdanarak geçiyor anı duraklarımızdan, ıslığını duyuyoruz bir sonraki vagondan. Alpay’ın bir şarkısı var; ‘Her akşam bir tren gider uzaklara, durur uzaklarda bir yerde, yorgun homurtusunu ıslığını duyarım, öksürür her seferinde..

Eşim nükteyle araya girdi; ‘Maden kuyusundan her çıkışında, her akşam bir tren gider ve kalbi Ankara’da kalan bir çocuk ağlar.. Bu sözlere hepimiz biraz da hüzünle gülüşüyoruz.

Metin Bey araya girdi ve dedi ki; ‘Şimdi, tren değil, otobüs.. tren Sirkeci’de... Otobüs! Ankara’da, Rüzgarlı sokak vardı Ulus’a yakın İş Bankası’nın sağ tarafında İstanbul’a giden otobüsler ordan kalkıyordu.

'Sirkeci’de değil! O ağlamalar Ankara’da oldu ve otuz tane böyle çocuk yaşta genç.. teyzemin kızları, oğulları, dayılarım, annem, kardeşlerim anne tarafı, baba tarafı maalesef hemen hemen yok.’

'Bizim Çorumlu komşumuz, tatlı bir teyze, iki de çocukları akranım beraber oynardık.. Metinciğim, bizim Çorumlu var, dedi.. Almanya’ya gidiyorlar, öğrenci çırak oluyorlar, dedi, aynen böyle.. O komşumuz işte, Dilber Abla kulakları çınlasın. İşte, hem okuyor hem çalışıyor sekiz sene sonra mühendis.. İyi, dedim. Tam bize göre, on beş yaşında para kazanmak çok güzel bir şey bu!

‘İlk gelenler 60’lı yıllarda geldi. Biz 66’da Almanya’ya geldik. Okullar bitti ama biz de bittik. Yedi yüz kişiden en fazla yirmi, yirmi beş kişi bitirdi okulu. Gelirken neler yaşadık neler...

‘Ağlama ne zaman başladı onu söyleyecektim.. laf uzadı.. Otobüs, sabah Rüzgarlı Sokak’tan kalkacaktı. Ben o saate kadar sabretmeye çalıştım, ağlamamak için, kendimi tuttum yani bayağı tuttum.. saat on oldu, otobüs bir beş dakika gecikti.. o beş dakika içerisinde, artık böyle bir hüngür hüngür bir kriz geldi, nasıl boşanıyor böyle nasıl.. artık otobüsü uğurlamaya gelenler de hüngür hüngür.. herkes başladı.. herkes boşandı.. otobüsün içinde herkes ağlıyor... ’

‘Dışarıda, içeride, herkes ağlıyor... Otobüsün içindeyiz. Evet, tabii indiğimiz de oldu, tekrar sarmaş dolaş olduk, artık ağlaya ağlaya.. neyse tekrar bindik.. ondan sonra otobüs kalktı.. ama orası, tam bir gözyaşı seli haline geldi...

‘Bir de Bulgaristan’ı unutmuyorum bir ara Sofya’da indik. Elimde böyle bir sürahiye benzer şeyler vardı, su ihtiyacı için, onu istasyonda, garda doldurdum, bu arada tren kalkıyormuş, çok iyi hatırlıyorum, koştum koştum, on dört buçuk yaşındayım, ben koştukça tren hızlanmaya başladı, arkadaşlar koş dedi kaçırıyorsun treni, kendimi zor attım onların açtığı kapıdan.. bu sefer kapı açık tren gidiyor, gittikçe hızlanmaya başladı.. ben artık kapının etrafından şöyle bu tarafa ayağımı atarak dolanarak orda kendimi trenin içine attım ama korkudan kalbim ağzıma geldi.’

‘Sayın Yönetmen şimdi, Alpay’ın; Her akşam bir tren gider uzaklara, kaybolur uzaklarda bir yerde yorgun homurtusunu ıslığını duyarım, öksürür her seferinde, ezgisini işitin, annesinin her ayrılıkta yaptığı patatesli köftelerin bu trende olduğunu anımsayın ve ikinci mektubu da isterseniz yayınlamayın! Üçüncü mektuba hazır olun o zaman!..
‘Saygılarımla...’

Oberhausen, Almanya

9 Eylül 2009 Çarşamba

Deniz’in karpuz şenliğini anlatan bir mektup geldi; Yirmi ikinci yazı

Değerli İzleyici,

Bu kez karpuz görselliği eşliğinde şenlikli bir mektup daha geldi. Biraz da anı rüzgarı estiren nektup içtenlikli. Yazılı olmadığı için yiten anonim sözlü kültürün bir fotoğrafı sanki iletilenler; ‘..karpuz şenliği yaşanırdı,’ sözleriyle bir tören anlatılıyor. Şöyle diyor;

‘Tam göbekten bıçak vuruldu mu karpuz bir çığlık atarak ortadan ikiye yarılırdı.’

Bu öykü bir anı da getirdi. Bilgin! O yıllarda her çocuk gibi o da karpuz tutkunuydu. ‘Bakkal Hüseyin olacağım,’ der, karpuz satan Hüseyin’in dükkanına sık sık uğrardı. Karpuzlu günlerde payını alır yemek öncesi mideye indirir, ardılı sofradakilerden ikram eden olur mu, diye karpuz yiyenleri seyrederdi.

İşte böyle, Değerli İzleyici,

Bugün bir karpuz şöleni var! Bu şölen iki parçalı! Birisi Deniz! Ötekisi mektup yazan kişinin anıları ile örtüşen çocukluktaki karpuz kültürü ve çakışan Deniz’in karpuz çekirdekleri yakalama öyküsü. T.S.

Şimdi Deniz’i ve karpuz şölenini izleyelim. İşte mektup...

‘Sayın Yönetmen,

‘Karpuz aldım geçenlerde pazardan. Karpuzcu karpuza eliyle birkaç şamar attı, tın tın diye ses verirmiş karpuz, bu iyidir dedi aldım eve geldim, kestim, o da ne! Karpuz sanki karpuz değil başka bir şey, kabak mı desem ne desem, şekeri önceden alınmış sanki. Hiç istemesem de beynim karpuzla bayağı meşgul oldu, düşündüm düşündüm, sonunda buldum, ağır gelsin diye bu karpuzun içine su enjekte etmişler, dedim.

'Küçücük karpuz öyle ağır ki, pazardan alıp eve getirirken kollarım adeta uzadı.. neyse bir de karpuzun içine baktım çekirdeği bile yok neredeyse, birkaç beyaz yumuşak çekirdek! Dedim ki; ‘sana ne oldu böyle karpuz?’

'Oysa biz çocukken annemizle pazara giderdik, orada koyulu açıklı birçok yeşil karpuz olurdu, annem tanıdık bir karpuzcuya gider, iyisinden 7-8 kiloluk alırdı. Eve gelince karpuz şenliği yaşanırdı.

'Tam göbekten bıçak vuruldu mu karpuz bir çığlık atarak ortadan ikiye yarılırdı. Orta yeri en makbulüydü sanki tüm şeker orada depolanmış olurdu. Biz çocuklar karpuzu hemen bitirirdik.

'Yanında da beyaz peynir ve fırından yeni çıkmış dumanı tüten bir parça ekmek.. sonra karpuzun tabaktaki pembe suyunun içinde yüzen kocaman çekirdeklerini yakalama yarışı başlardı. Yakalayınca da aynı kabak çekirdeği gibi çıtlatıp içindeki lezzetli çekirdek içini yerdik.

'Bütün bunları neden mi hatırladım böyle birden? Deniz! Nursel Hanım ile Musa Bey’in oğlu. Deniz bize geldi geçenlerde ilk defa, iki yaşında sevimli mi sevimli bir çocuk.. hemen iletişime geçiyor çok sosyal.

'Sofrayı kurarken bana yardım eder misin diye sordum sevinçle koştu. Kırılma riski olmayan gereçleri taşıyıverdi mutfaktan salona ve hemen geri gelip başka varsa onları da götürmek istediğini belirten hareketler yaptı, o zaman çok iyi konuşamıyordu ancak beden dili konuşuyordu.

'Sonra yemek faslı başladı. Bizimle oturup yemek yemek çok hoşuna gitti. Biraz annesine naz yapmaya başlayınca eşim ona yemek yedirme teklifinde bulundu, Deniz bundan çok memnun oldu ve hemen eşimin yanına yerleşti. Lokmaları ağzına alır almaz hemen yuttu ve her seferinde dedi ki: ‘aaa bu da gitti.’ Böylece annesinin ve babasının şaşkın bakışları altında koca bir tabağı sorunsuz şekilde bitirdi.

'Yemek sonrasında karpuzu getirdik bakır sinimizin üzerine. Söz aramızda bu karpuzu manavdan alırken kestirdim, iyi çıkınca aldım, bir daha riske giremem doğrusu... Deniz, karpuzu görünce heyecanlandı, annesi dedi ki, ‘karpuzu çok sever.’ Biz de buna tanık olduk, bir yiyeceğin nasıl zevkle yendiğine. Kocaman gözlerini açarak ağzına attığı karpuzun tadını çıkara çıkara; ‘ aaa bu da gitti,’ diyerek, karpuz dilimlerinin tam ortasına dalıveren Deniz bize çok hoş anlar ve anılar yaşattı.

'Haa unutmadan karpuzun bitişi Deniz’i koparmadı karpuzdan, çekirdekler vardı tabağın içinde yüzen. Deniz onları yakalamaya koyuldu ve başardı da.. hatta birkaç tane de yutuverdi annesi artık yeter diyene kadar.

'Yüzünde çok mutlu bir ifade vardı. Kendi çocukluğumu hatırladım. Resimleri de size gönderdim belki anı blogunuzda yer bulur diye. Ne güzel değil mi Deniz!'

'Saygılarımla...'

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Keramettin Ağabey’in yaşadığı bir öykü; Yirmi birinci yazı

Değerli İzleyici,

Çakışan iki durum var! Bir, Soğanlı Dağları. İki, Keramettin Ağabey’in bu dağlarda yaşadığı öykü. Bu satırların yazarı 2005'in son günü Kars’a gitti. 2006 ikinci günü Kars'tan uçtu ve bu fotoğrafları çekti; Kars Platosu Batı’ya dönük Kuzey çizgisinde Soğanlı Dağları. Havadan Coruh Kanyonları güzergahını derin yarıklar boyu izleriz.

Selim İlçesi’ni geçer geçmez Sarıkamış’ı sol kola alan uçuşla başlayan Soğanlı Yaylaları, karlı görüntüler; Çermik, Zakim, Göreşken, Bardız oylumu grafiksel çizgilerle içindedir. Bu fotoğraflar ne demektir?

Soğanlı Dağları romantik düşçü anlatımlarla insan zihnine yerleşmez demektir. Bu fotoğrafların ilk anlamı; söz, bu nesnellik boyutunu insan zihninde resmedemez. Çok sert olan yamaçlarla Coruh Kanyonları silsilesi, Karadeniz Dağlarına doğru kıvrılır ve bireysel ya toplumsal, tarihsel pek çok öykü sisli dağlar arkasında kalır.

Bu fotoğrafları neden sunuyorum? Bu bölgede Keramettin Ağabey’in yaşadığı öykü ve anne konusu, evet, çocuk sevgisi içeren mektuplarla anne konusu devreye girince Soğanlı Dağları anlatıya konuk oldu.

On dokuzuncu yazıda doğum acıları tam sona erdiğinde çocuğun alınıp başka bir odaya götürülme olayı ile başlayan oyundaki ikinci perdeyi, Wilhelm Reiche’a gönderme yaparak konuyu aktaran mektup yakıcı bir konuyu işliyordu. Ondan öncesi ise Keramettin Bey ve eşini anlatan mektup, çocuk sevgisini tattırdı bizlere. Bunun üzerine Keramettin Ağabey’den teşekkür geldi. Bir de karlı öyküsü var.

Şöyle diyor; ‘Tekinciğim, arı, bal konusu derken, bir eğitimci olarak çocuk ağırlıklı mektup hoşuma gitti. Teşekkür ederim! Hayalen o günleri yaşattı.. bir eğitimci olarak anne/çocuk konusunu bir daha düşündüm, rahmetli annemi hatırladım.

‘Annem, evet, Tekinciğim, annem hiç kimseyle.. annem hiç kimseyle dargın değildi, yani ömrü hayatında kimseyle kötü olmamıştı, hiçbir zaman.. Gayet olumlu, ılımlı bir huyu vardı,’ sözleriyle fotoğrafta görülen annesini anıyor Keramettin Ağabey.

‘Kurtlarla karşılaşınca atı kaptırmak bir yana, anneme ilaç götüremeyeceğim diye bir korku düştü yüreğime,’ diyor.

Annesinin sağlığı bozulduğunda ona ilaç almak için yola çıkıyor Keramettin Ağabey. Karlı yolda, canını ve atını kurtlara kaptırma korkusuyla yaşadığı Sarıkamış yoluna çıkış noktası anne sevgisine dayalı. Daha önceki anlatıdaki çocuk sevgisi burada anne sevgisidir. Soğanlı Dağları’na bakarak bu öyküyü birlikte izleyelim. Şöyle başlıyor;

‘Sevgili Tekinciğim,
‘23 Nisan bayramı günü 1951 yılı, ben anneme ilaç getireyim diye, (güçlü bir kısrak atımız vardı ona bindim.. yedi tane mermi ile tabancayı da üzerime aldım) Sarıkamış’a yöneldim.

‘Çermik Kızıl Kilise üzerinden Kızılçubuk köyü var, (orda Karavelilerden Yunus, Rıza kardeşler var) kış yolu orası ama 23 Nisan tarih.. şöyle ikindi vakti, o köye girdim, Rıza önüme çıktı.

‘Dedi ki; efendi nereye gidiyorsun? Dedim ki; Sarıkamış’a! Sen kimin oğlusun? Dedim ki ben Fettah Efendi’nin oğluyum. Ooo benim dostum, Fettah Efendi, benim ahbabım, gel dedi, misafirim ol yarın gidersin, vakit akşam!

‘Dedim ki, yok, ben şurayı aştım mı, ormanı dağı aştım mı hemen Sarıkamış’a inerim, dedim.
‘Gel, Sarıkamış uzak burdan,’dedi. Bu gece misafirim ol, dedi tekrar. Yok, dedim, anneme ilaç getireceğim, gitmem lazım, dedim. Kurt falan aklıma hiç gelmedi!

‘Yokuşu çıktım, ormanın içi kar, ama kürekle açmışlar, böyle tilki izi gibi. Tepeye çıktım, akşam namazı oldu. Yani ordan ilk defa gidiyorum! Dedim ki, tepeye çıktım mı ormanın tepesine, ordan Sarıkamış gözükür! Karanlık da olsa ışıkları doğrultur giderim dedim. Bir de tepeye çıktım ki ne Sarıkamış’ı.. kocaman deli düzler...

‘Birden at pufurdamaya başladı. Kurtlar ulumaya başladı! Sarıkamış hiç gözükmüyor.. önümde de alabildiğine uzak bir mesafe var. Yani Sarıkamış’ın yerini tahmin ediyorum ama uzak bir mesafe, dedim ki, gidemem, burdan gidersem, yolda kurtlar atı parçalar, ben kendimi kurtarabilirim belki, ağaca çıksam kurtarırım ama şimdi yedi tane mermi var, yedi tane mermiyi yedi kurda sıksam.. kurtlar sürüyle geziyor. Biraz sonra at başladı pufurdamaya yine, kurtlar ulumaya ve yaklaşmaya başladı sesler. Kimseler yok... akşamın da karanlığı yavaş yavaş çöküyor. Döndüm geriye ordan.

‘Bak, döndüm geriye, dedim! Atı kurtlara yedireceğiz dedim! Döndüm geriye, tekrar o ormanlı yola girdim mi.. ormanlı yola girdim böyle dik.. atın üzerinde, mecburen attan indim mi.. yolu göremiyorum.. bir cep feneri var elimde karanlık çöktü, şimdi bakıyorum, böyle yöreden gölgeler geçiyor.. böyle, at pufurduyor falan, ben cep fenerini bir yakıyorum bir bakıyorum kurt uzaklaşmış. Atı önüme kattım, at yolu buldu.

‘Bir buçuk saata ordan aşağıya indim. Ormanın içinden, kar böyle diz boyu ve etrafta kurtlar geziniyor. Köye indim, köyde köpekler ürüdü, onlar havlamaya başlayınca gene Rıza çıktı, döndün mü evladım, iyi ettin iyi ettin.. oğlum sobayı yakın, odayı hazırlayın, dedi falan, atı çekin yem verin dedi. Gece orda misafir kaldım.

‘Ertesi sabah erkenden kalktım Kızılçubuk’tan gittim Sarıkamış’a, bir de gittim ki o yollardan imkan yok gidemezmişim yani, çok uzak bir yermiş, Dikenli Tabya’dan yakın da.. buradan Kızılçubuk Köyü'nden çok çok uzakmış.

‘İlaçları aldım, yola döndüm geldim, şimdi birçok yerde karlaklar var böyle, Kuzey göğüs kar dolu. Karlak! Tam bu!

'Evet, hava da sıcak o gün, hava karı yumuşatmış, gene o köyü Kızılçubuk’u geçtim bir yere geldim.. Bu Kızılçubuk yolundan işte.. Kızılçubuk, Kızılkilise.. Çermik, Zakim ayağı, Göreşken, Bardız dönüşte bizim kısrak atımız kara gömüldü orada bir macera yaşadım ki anlatsam uzun sürecek, Tekinciğim onu da başka zamana...

'Sevgiyle yanaklarından öpüyorum...

'Keramettin'

16 Ağustos 2009 Pazar

Michael Jackson ve Elvis Presley konulu mektup; Yirminci yazı

Değerli İzleyici,

Çocukları odak noktası edinen mektuplar, güncel başka bir dala, müzik dalında yerinin doldurulamayacak olduğu söylenen Michael Jackson ile ilgili bir mektuba geldi dayandı. Michael’ın, söylentilere göre çocukluk günlerinde, öz babası tarafından horlanması sanırım, bize mektup ileten kişiyi öfkelendirmiş. Michael’ın hayranlarından değil mektup yazıcısı, çocuk konusu onu itmiş yazmaya.

Çocukluğunu yaşayamayan milyonlarca insanın bulunduğu bir dünyada olmak, mutsuzluk için yeterli bir neden Değerli İzleyici. İletiyi yazan kişi de bu mutsuzluğu belirterek mektubuna başlamış;

“Blog Sayın yönetmeni, ilkin bu konuda sizin yazmanızı bekledim,” diye başlayan mektup, şöyle sürüyor; “Sayın Yönetmeni , ‘çocuklar ağlamasın,’ başlıklı mektup yayınlanınca bu beklentim daha da çoğaldı. Fakat sizden bu konuda bir yazı çıkmayınca, ben kaleme sarılmak zorunda kaldım. Aslında mektubumun yayınlanması beni mutlu etmez, samimiyim bunda. Fakat ben, bu konuyu size hatırlatmak istiyor ve bunun için yazıyorum,’ diyor.

Biraz öfkeli olmakla birlikte, bana mektup yazan kişinin duyarlığını, içtenliğini mektubun satır aralarında buluyorum. Müzik/söz eşlikli çalışmalarının yanısıra Michael Jackson ile gelen dans/devinim kıvraklığı, sergilenen ritm, giysiler ve beden dili hepsi bir bütün olarak belki de daha çok söz konusu edilecek. Hayranları değil sadece, sanatla ilgili kişileri de bir efsane olarak onu belki de yazınsal metin konusu yapacaklar. Bize iletilen bu mektup bir çağrışım imgelemi ile Elvis Presley’i de hayranlık duygularıyla anıyor ve çağrıştırıyor. Çağrıştırmakla kalmıyor varoşlarda yaşayan çocukları, dolaylı bir betimle bize anımsatıyor ve bu çağrışım bir çağrı’ya dönüşüyor.

Çocuklar konusundaki bu çağrı eşliğinde; ‘in the gettho’..salt bir müzik parçası olarak değil, mektup yazarının sözleriyle bir annenin ağlaması da var;.‘Kar yağarken, soğuk ve gri Şikago’da fakir bir varoş semtinde Charles bebek doğar ve annesi ağlar, getto’da,’ diyor mektup yazan kişi. Bir önceki mektup bir anne; ‘Çocuklar ağlamasın,’ diye yazmıştı. Ne rastlantı bu kez bir annenin ağlamasından söz ediliyor. Mektupla sizleri başbaşa bırakıyorum.

“Blog Sayın yönetmeni, Tekin Sonmez,
“Michael’ın ölüm haberiyle karşılaştım internette gazetelere baktığımda. Michael Jackson yani, popun kralı.. efsane sanatçı.

“Benim pek de fazla ilgimi çekmeyen türü, hareketli ritmik kulağa hoş gelen müziğini hep tanır bilirdim, iyi bir müzik kulağına sahip olmamdan belki. Ama gerçekten de MJ benim için favori bir star değildi. Hatta son zamanlarında beyazın da beyazı teniyle bana zombi gibi görünmüştü. Peki şimdi? Şimdi o artık yoktu...

“Birden içimde değişik bir şefkat ve sevgi duygusu uyandı, sanki onu çok yakından tanıyormuşum gibi bir hisse kapıldım. Basındaki haberlere uzun uzun takıldım, günlerce internette dolaştım, yeni bir haberi varsa mutlaka yakaladım, kendimce yorumlar yaptım.

“Onun dünya çapında bir star olması, hiç kimsenin hayal bile edemeyeceği kadar çok olan edinimleri yanında beni duygusal yönü, yalnızlığı mutsuzluğu daha fazla ilgilendirdi.

“Hakkında çıkan kötü haberlere kızdım, onu karalamak istediklerini düşündüm. Babasının, ölümünün hemen ardından kahkahalarla gülerek verdiği pozlarına sinirlendim. MJ’in çocukluğundan beri şiddet gördüğü babasını lanetledim. Küçükken onu 'koca burun' diye çağıran babası yüüznden mi burnunu yok ecek kadar küçülttürmüştü estetik ameliyatlarla diye düşündüm. Kısacası dünyadaki güncel trende bir ayak uydurdum ki sormayın gitsin. Sonra yeni bir düşünce belirdi beynimin çocuk yanında, ya o ölmediyse! Yani bana ne oluyorsa.. ölmediyse.. sanki ne yapacağım.. bilmiyorum da.. yine de ölmesin istiyorum... Haberlere bakıyorum; şüpheciler devrede, Michael rahibe kılığında hastanenin arka kapısından kaçtı... O ölmedi bir sığınakta Elvis’le beraber kalıyorlar... vesaire, vesaire...

“Sonra... Elvis Presley’i düşünmeye başladım.

“Onun ölümü de beni oldukça üzmüştü. En sevdiğim şarkısı beynimde çalmaya başladı birden;in the gettho, soğuk ve gri Şikago, kar yağar fakir bir varoş semtinde Charles bebek doğar ve annesi ağlar...

“Bu şarkıyı ne zaman duysam içimde o hüzünlü duygu belirir. Uzaktan bir getto semtine bakar gibi olurum. Gökyüzündeki kirli hava bulut gibi evlerin çatısına kadar inmiş, çürümüş kara tahta parçaları, paslı tenekelerle yanları, üstleri kapatılmaya çalışılmış barakalar, çamurlu karla kaplı, asfaltsız dar yollar, evlerin yanından, bazısının üstünden uzunlu kısalı soba borularından yapılmış bacalardan çıkan zehirli dumanlar... ve sokakta çocuk çığlıkları... ellerini yanan bir lastiğin ateşinde ısıtıp ısıtıp tekrar kartopu oynamaya koşan, yırtık lastik ayakkabılarından çıkan morarmış ayaklarını artık hissetmeyen, pijama pantolonunun paçalarından sarkan donmuş karları sıyırıp bir yerden bulduğu dolap kapağını kızak yaparak kayan çocuklar... Düşen kalkan kahkahalarıyla sokağı çınlatan çocuklar... Bunlardan çok büyük zevk alan çocuklar... her halde mutlu çocuklar... Bu film karesi her ne zaman Elvis’in “in the gettho”sunu dinlesem gözümde canlanır. Sonra onun erken gidişini düşünürüm, hafif bir hüzün rüzgarı eser geçer.

“Ve Michael. Gençlik dönemimin yükselen yıldızı, o kadar parlak ki bir tek figürü bile dünyayı yıkıyor! Öyle bir hayran kitlesi var ki insan inanamıyor ! Sonra bakıyorsunuz ki o bu kadar büyürken aslında arkasındakiler daha da büyüyor, ondan çok fazla kazanıyor ve yaşıyorlar. O sadece kullanılıyor. Kazandığı paradan haberi bile yok. En yakınındakiler bile ne koparırız hesabı yapıyor, yalnızlık işte budur...

“Daha çok şey var hissettiğim ve düşündüğüm ve artık hayatta bulunmayan biri için. Ölümüyle birçok kişiyi sarsan ama aynı zamanda ölümsüz olan ve artık ses, söz, dans görüntüleriyle hep yaşayacak olan ama bunları hiçbir zaman görmeyecek hissedemeyecek olan Michael. Ölüm son ‘hit’in oldu yerin asla değişmeyecek ve seni düşündüğümde hep artık o mucizeler yapan küçük çocuk gelecek gözümün önüne...

“Saygılarımla...”